Yapı Sektörünün Haber Portalı

Ian Ritchie Mimari Buluşlarını Anlattı

Ian Ritchie, Yapı Endüstri Merkezi’nin daveti üzerine, 28 Nisan Perşembe günü İ.T.Ü. Maçka G Amfisi’nde “Tasarım ve Yenilik” başlıklı bir konuşma yaptı.

Ian Ritchie Mimari Buluşlarını Anlattı
Ian Ritchie, Yapı-Endüstri Merkezi’nin daveti üzerine, 28 Nisan Perşembe günü İ.T.Ü. Maçka G Amfisi’nde “Tasarım ve Yenilik” başlıklı bir konuşma yaptı.

Konuşmasının ana temasını “mimarinin varoluşunun bir koşulu olarak malzemelerdeki yenilikler” olarak sundu. 1976’da tasarladığı Fluy Evi’nden Dublin’de inşaa ettiği “The Spire”adlı anıta kadar projeleri içinde yenilikçi malzeme kullanımını ve bunu oluşturan süreçleri anlattı; yenilikçiliğin sektörel ve felsefi boyutlarına da değinen açılımlar yaptı.

Ian Ritchie, konuşmasına ilhamın ve yeniliğin önemine inandığını söyleyerek başladı. Yeni tasarım metodolojisinin sosyal, politik ve felsefi tasarım eleştirisini içermesi gerektiğini vurguladı.

Tasarım sürecinin post-endüstriyel yaklaşım içinde global yaşam kalitesine etkilerinin düşünülerek şekillenmesi gerektiğini söyledi. Mimarlık tarihine yaklaşımını ise yine malzeme ve yenilik çerçevesinde ortaya koydu. Ritchie’ye göre, mimarlık tarihi, 20. yüzyılın sonuna kadar, yapı ustalarının, mimarların ve mühendislerin duvar ve çatıdan ışığın girebilmesi için oluşturdukları yöntemler silsilesi içinden okunabilir. Ritchie, bu süreci, “gravitas-levitas” diyalektiği olarak tanımladı. Ritchie, “gravitas” ı yerçekimi anlamına gelen “gravity” den yola çıkarak, yeryüzüne aidiyet ve bağlılık; “levitas”ı ise özgürlük ve mimari varlığın hafifliği olarak tanımladı.



Ritchie, bu çerçeveden yola çıkarak, La Villette’te tasarladığı Bioklimatik cephelerde kullandığı ilk yüksek performanslı cam strüktürünü anlattı ve bu strüktürün dönemin Fransa’sındaki “saydamlık” politikasına paralel bir arayış içinde şekillendiğinden bahsetti. Daha sonra, yine La Villette içinde tasarladığı çatı strüktüründeki, ışık ve ısı geçirgenliği ve güneş ışığını kontrol eden ayna tasarımlarını anlattı; 1983 ve 1991 arasında Louvre’da inşa ettiği Heykel Avluları çatıları için tasarladığı akustik özellikli alüminyum boru strüktüründen bahsetti.

Ritchie, inşa edilmemiş “Dubai İncisi” adlı anıt projesini, 1989’da yaptığı “Ekoloji Galerisi”ni ve Madrid’de 1991’de yaptığı “Reina Sofia Müzesi”ni camın, tasarımın sembolik yükünü destekleyen yenilikçi kullanımlarına örnek olarak sundu. Dubai İncisi projesinde, cam, incinin parlaklığını yansıtacak bir şekilde işlenmişken, Ekoloji Galerisinde doğal çevreye atfen beyaz ve kristalize bir formda, Reina Sofia Müzesi’nde ise müzede sergilenen Picasso’nun Guernica tablosunun görsel imgesine uygun olarak şekillendirilmiş. Ritchie, 1994’de Leipzig’de tasarladığı “Glashalle”(Cam Hol) projesini ise 250 m uzunluğu geçen cam strüktür tasarımı ile camın kullanımına önemli bir nirengi noktası olarak sundu.

Ritchie, yenilikçi malzeme arayışının başka bir kriterini ise “ışık” olarak tanıttı. 1885’den itibaren yaptığı araştırmalarda ışığın form olarak yansıtılması çalışmalarına değindi. 1984’de tasarladığı “Spheriscope”da tüm mekanın küresel olarak uzay deneyimi sağlayacak bir şekilde ışıklandırılmasından bahsetti. 1992’de tasarladığı “Light Memory Tunnel” (Işık Hafızası Tüneli) adlı sergi mekanında ise, Ritchie, katılımcıların ışık kalemlerle mesajlar yazabildiği, ayak izlerinin ışıkla aydınlatıldığı interaktif bir düzenek oluşturmuş. Ritchie, 2000’de bir yarışma sonucu tasarladığı Alba di Milano’da tasarladığı optik fiberleri ise dokuma eyleminin mimari metaforu olarak sundu.



Ritchie’nin, iki anıtsal projesinde ise - “Dublin Anıtı” ile gerçekleştirilmemiş “Fransa-Japonya İletişim Anıtı” – mimari yenilikleri sembolik anlatım içeriklerinde sundu. “The Spire” adı verilen Dublin’deki projesinin yüzey dokusunun özelliklerinden bahsetti. 1987’de tasarladığı Fransa-Japonya İletişim Anıtı’nda ise titanyum tellerden yapılmış halka formunu havada tutmak için kullanılması düşünülen mıknatıs sisteminin öngördüğü yenilikçi fikri vurguladı.

Ritchie’nin konuşmasının en önemli alt başlığı mimarlık ve endüstriyel yenilik arasındaki ilişki idi. Bu ilişkiyi sorgulamaya, mimarlığı “buluş” kavramı içinde konumlandırarak başladı. Ritchie, mimarlığın ilk buluşunun fiziksel, entelektüel ve hissi içeriği olduğunu belirtti; mimari süreci ise, insanı doğa ile bütünleştiren bir sentez yöntemi olarak sundu.

Ritchie, bundan sonra “gravitas-levitas” diyalektiğine geri dönerek, mimaride “levitas” arayışının, yapı endüstrisinde, buluşlarının temeli olduğunu söyledi. Fakat, Ritchie, mimari buluşların yapıcısının mimarlardan ziyade endüstri girişimcileri ve mühendisler olduğunu belirtti. Ritchie, bu görüşlerinin doğrultusunda, “Yenilik Kültürü”nü tanımladı; güven, beceri, yargı gücü, algı ve öngörüyü bu kültürün en önemli özellikleri olarak tanımladı; bilgi paylaşımının gerekliliğini vurguladı. İnsan ölçeğinin önemini belirtti; “duyularla dokunma”yı sağlayacak mimari yöntemlerin ve malzemelerin geliştirilmesi gerekliliğinden bahsetti. Son olarak ise, Ritchie, mimarların, hali hazır katalog malzemesi kullanmak yerine, o malzemeyi oluşturucu yaratıcı süreçlerde bulunması gerekliliğini vurguladı.

0 Yorum

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlidir.